***"Naoko şaşkınlıktan elini ağzına götürdüğü sırada arkasında bir ses duydu:
-Düşündüğün gibi değil...
Bu kez bağırarak arkasına döndü, makas elindeydi. Sandrine eşikte duruyordu, solgundu, saçı yana kaymıştı. Aşırı makyajı da akmış gibiydi.
-Bana yaklaşma, diye tehdit etti Naoko, elindeki makası ona doğrultarak.
Tam tersine, Sandrine ona doğru bir adım attı. Naoko'dan daha fazla titriyordu.
-Düşündüğün gibi değil, diye yineledi, sakin bir sesle. Makası bırak...
-Demek sendin, öyle mi? Olivier'nin yanında, benim yerimde mi olmak istiyorsun, bu mu?
Sandrine bir kahkaha attı. Bu yorgunluğun altında, başka bir şey olduğu hissediliyordu: bir coşku, bir öfke.
-Olive yarı kaçık, kaba adamın biridir, dedi küçümseyen bir sesle. Sen onu benim tanıdığım kadar tanımıyorsun. Ayrıca, yerini alma hikayesi de ne? Siz boşanmak üzere değil misiniz?
Sandrine solgun ve hüzünlü bir palyaçoya benziyordu. Makyajı, kurumuş bir toprak gibi gökyüzünde çatlamıştı. Çok siyah sürme, çok kalın pudra, çok kırmızı ağız... Naoko bir şeyi keşfetti: Peruk takıyordu. Bugüne kadar bunu gizlemeyi nasıl başarmıştı?
Sandrine hala ilerliyordu. Naoko ise geri geri gidiyordu.
-Ben senden hoşlanıyorum, diye fısıldadı Sandrine, gitgide tuhaflaşan bir ses tonuyla. Ben seni seviyorum...
Kolunu dolaba doğru uzattı ve kimonoların ipeğini okşadı.
-Her akşam ben sen oluyorum... Bir Japon kadınına dönüşüyorum.
-Sen ne anlatıyorsun?
-Birlikte yaşayalım. Shinji ve Hiroki'yle birlikte ilgilenelim. Senin yanında ölmek istiyorum... Ölmeden önce sen olmak istiyorum.
-Diego'yu neden öldürdün? Neden çocuklarımdan kan aldın?
Sandrine yeniden güldü. Bir adım daha attı. Naoko makası hala ona doğru tutuyordu. Eli o kadar titriyordu ki, sonunda kendini yaralayacaktı.
Sandrine bir hamlede peruğunu çıkardı ve çıplak kafasını gözler önüne serdi.
-Bana bak, diye fısıldadı. Mutasyon çoktan başladı.
-Sana... Sana ne oldu?
-Kanser, güzelim. Bu benim son kemoterapimdi ve artık hiç umut kalmadı. Bir veya iki aylık bir ömrüm kaldı, sonra tamam.
Kıkır kıkır güldü. Başını sallayarak yineledi:
-Bu zamanı birlikte geçirelim. Ülkenin usullerine göre hareket edeceğim. Japonya beni ölümden koruyacak... Kitaplar okudum... Kami'ler orada. Beni bekliyorlar. Onlar...
-DİKKAT! diye bağırdı Naoko.
Sandrine cümlesini tamamlayamadı.
Bir kılıç onu ikiye böldü." ***
***J.C. Grangé'ın Kaiken adlı romanından
Boğazda düğümlenen birkaç kelime,
Yalnızlığın son fısıltısındaki soğukluk,
Kör değil de renksiz bir dünyanın son siyah güneşi,
Alınan son nefestir çaresizlik.
En derine gömülen sevgilerin mezar taşlarına nakışıdır,
Titiz, özenle ama vurdumduymaz davranan.
Kıyafetlerinin içinde seni hissetmek,
Son hayallerin rahatsız edici hışırtısıdır.
Masumluğun saklandığı akla gelmeyen örnek,
Bir his, dokunmak hepsinden ötedir.
Göremezdin sen beni, ne de ben seni,
Sen solmuş bir hayalin rengi gibi içimde saklıyken.
Çaresizlik içime senle işlemiş,
Mezar taşımı karalamış, seni gömmüş derinlerime.
Çarenin farkında olmamak değil benimkisi,
Sensizliğin siyahlığında boğulmak.