Sayfalar

20 Eylül 2014 Cumartesi

girdap

Kısır bir döngüde soru işareti olarak kaldım.

Tek hayalimi uyurken ölmek yaptım, biraz cesaretsizliğimden, biraz bir gün mutlu olurum iyimserliğimden. Kuyular girdaplaştı. O siyah döngüde, iyimserliğim ve umudum kayboluyor. 

Bense bacaklarımı içine sallayıp, sanki birazdan içine girip yüzecekmiş gibi gözüküyorum. Son şarkılarıma eşlik ediyorum. Nakaratta bağırıyorum. Kimse duymuyor.

O girdap, o döngü ve o hiç dolmayan, dolmayacak boşluk sesimi yutuyor. Kendimi ona bırakmak üzereyim. İnandığım ve güvendiğim her şeyin, sadece bir rüya olduğunu kanıtlamış olan o siyah, belki derininde grileri saklıyordur.

Belki bu hayat bana göre değildir.

Belki gri, siyahtan daha güzeldir. 

12 Ağustos 2014 Salı

Karma III

Çok fazla alkol alışkanlığı yoktu.

Yine aklındaki bir buluttan, başını döndüren bulantılı bir yüzden sıkılıp, kendini hafif dalgalı denize sırt üstü bırakmak istemişti. Sakin olmasını tercih ettiği içkili bir yere girdi, çünkü ne ritim gitar ve çatlak ses dinleyecek, ne de sisli alanda aklındaki yüzleri daha fazla bulandıracak hali kalmamıştı.

Birden kıpkırmızı şarap girdi düşüncelerine, barmenden istedi. Mavi gözleri belki de yüzündeki tek güzellik olan adam, kadehi önüne bıraktı. Masaya oturmamış, direk taburelerden birine, sanki bir haber bekliyormuş ve gelince hemen kalkacakmışçasına oturmuştu. Tadına hiç alışamadığı şarabı yudumlarken o gün geldi maziden gözünün önüne.

Tablodaki kadını o küçük siyah mahzenine hapsederken, içinin sızlayışına dayanamamıştı. Özlemişti, onun gözlerinde başkasında bulamayacağı şeyler görmek, gözbebeklerinde kaybolmak onu esiri yapmıştı. Ama yoktu. O kadın hayaliydi.

Hiçbir kavuşma dindiremeyecekti özlemini, birkaç sarılma daha fazlasını isteyecekti, belki konuşacak bir kelime bile olmayacaktı. Onu affedemeyen yanını bastırsa da, onunla birlikte yapamayacağını bilme duygusu her gece gözlerini dolduruyor, kirpikleri tıpkı silecek gibi vücudundaki sıkışmışlığı dışarıya atıyordu. Ne zaman onu düşünmekten beyni uyuşur hale gelirse o zaman uyuyabiliyordu. Geçmiyordu. O kadın hayaliydi.

Tıpkı kendisi gibi.

29 Temmuz 2014 Salı

Karma II

Boyası akmaya başlamış tabloda, tablodaki kadın sanki kayıp giden bacaklarını kurtarmaya çalışır gibi gözüküyordu. Her zamanki gibi, bu onun anlam katmasıydı. Belki gerçekti, belki de hayal.

Tozlu odaya girmeyeli uzun zaman olmuştu, etraftaki tabloları görmenin ona hissettirdiklerini hiçbir şeyin hissettiremeyeceğinden gayet emindi. Bu oda hep sığınak olmuştu, güç vermişti ona. Her zaman bu odanın huzur vereceğini düşünürdü. Onu hiç çözememiş ama hayranlıktan gelen bir incelikle hep sevmişti.

Sevmek, onu renklerin solmayacağına inandırmıştı ama her renk bir gün solmaya mahkumdu.

Tabloların üstünde pişmanlıkla birlikte biraz toz birikmişti, o oradaydı. Elinde bir kadeh kırmızı şarap olan kadın. Üstüne yıllarca pişmanlık, acı, toz ve aklına getirebildiği her şey birikecek olsa bile, o en güzel köşesinde parlamaya devam edecekti.

O tablo, bu küçücük odanın hiç bilinmeyen yerlerine dokunmuştu. Odanın gizli bölmesinde, yerde öylece dururken seyretmişti onu, ilk karşılaşmalarında. Tek gerçek varsa, kadın, tablodaki kadına aşıktı. Küçük, gizli, siyah duvarlı bölmeden onu kaldırmış, odanın en güzel yerine koymuştu.

Tabloyu eline aldı, gizli bölmeyi açtı. Tabloyu bulduğu yere bıraktı. Kader, bir kez daha karmaya tokat atmıştı. Kırmızı şaraplı kadın, odada elmas gibi parladı. Hep orada kalacaktı, ne oradan çıkacaktı, ne kendisi ne başkası onun yerini doldurabilecekti.

Demin baktığı, bacaklarını kurtarmaya çalışan kadının olduğu tabloyu tekrar kucağına alıp, sandalyeye oturdu. Baktığı kadın, kendisiydi. Kendi gözyaşlarının akıttığı bedenini kurtarmaya çalışıyordu. Ondan daha güçlü bir portre.

Savaşıyordu.

17 Haziran 2014 Salı

Düzeltme tuşu

Bir kez daha ekranın düzeltme tuşuna bastı.

Her şey ters, yoldan çıkmışken bir de ekranın bulanıklığı sıkmıştı canını. Neyse ki bunun bir "düzeltme tuşu" vardı, kısa sürede bulanıklık gidecekti. %88, %90... İşte bitmişti. Neden düzelmedi? Ekrana yumruk atmamak için kendini zor tutuyordu. Tuşa sabırla bir kez daha bastı. Bekledi, yine olmamıştı. Bir kez daha...

Yenilgiyi kabul etmişti. Birsürü sekme açtı. Ne kadar hesabı varsa hepsi karşısındaydı. Fotoğrafları, yazıları... Toplasan gerçekte kaç dakika görmüştü o gözleri? Oysa ki bu ekrandan saatlerce bakmışlardı birbirlerine. "Bu ekran hiç böyle yapmazdı!" dedi kendi kendine ve o an aklına geldi.

Belki de sorun kendisindeydi.

Gözlükleri 0,75 olduğu için, genelde takmazdı. Hayret, takınca düzelmişti her şey! Daha net bir şekilde gözlerine tekrar baktı, sanki onu gördüğünde fark ettiği o kısmı delik deşik olmuştu. Ona karşı yenilgiyi kabul etme vakti miydi? O zaman aklına gelir miydi gözlükleri? Belki de onun "düzeltme tuşu", kalbinin aldığı kadar onu çok sevmek değildi.

Bunları bilmenin tek yolu yenilgiyi kabul etmekti. Bir deli bir akıllı hali düşünemedi. Gözleri fotoğrafa takılı kaldı, doldu. Gözünü kırpıp ondan ayrıldığı anda da, gözyaşları döküldü.

Ondan o kadar bile ayrılmaya dayanamamıştı.


13 Haziran 2014 Cuma

bank

Sessizce tek sığınağına yürüdü.

Onunla görüşmeyeli saatler olmuştu. Evine biraz uzakta, yıkık dökük eski parktaki bank. Kendi egomanyasına yenik düştüğü kazılı isimler. Oturdu. Cebinden aylardır kullandığı, zippo tarzı çakmağını çıkarttı. Dumanın kalbinin derinliklerindeki bilinmedik yerlere, belki de bir sokak köşesine vermeye çalıştığı mesajı seyrediyordu, hayranlıkla. Onda kaybolmak, bulutların üzerinde uçmaktı! Kulaklığına uzandı, kuşlara ayıp olacaktı. Şarkılarını bölemezdi.

Bank, onun için kutsal bir ruh, ondan da öte bir tanrıydı. Kimler gelmişti, ne anılar geçmişti onunla. Duygusallığı, hafiften şizofrenisini tetikliyordu. Önündeki uçsuz bucaksız denize baktı. Yüzüne kum tanelerinin vurduğunu hissetti. Bu kumun, sökülmüş parktan arda kalan çakıl taşlarının altındaki kum olması neyi değiştirebilirdi?

Fazla mı kuruydu uzaktan? Hissedemiyordu ve birden boğuldu. Hem dumandan, hem kendi gözyaşlarından. Kırık dökük salıncaklar, hafifçe rüzgarda sallanıyordu. Zincirler saçları, salıncaklar gözleri oldu birden. Asla onun olmadan.

Bir gidip, bir geldiler.

3 Nisan 2014 Perşembe

Bir karanlık daha

Gökyüzünde en sevdiğim yıldız yoktu.

Kuş cıvıltılarıyla birlikte hepimiz gibi hayata karşı dik duramayan gökkuşağı da az önce gitmişti. Güneş, inine çekilmiş, etrafa umutsuzluğunun belirtisi olan kirli nefesini üflemişti. Yeşil, ince parmakların üzerinde uzanıyordum. Beni taşıyamamış, bükülmüşlerdi.

Sahi, yeşil olduklarını nereden biliyordum?

Belki hayat bana gülerken yemyeşillerdi, şimdiyse değişmişlerdi. Siyahın umutsuzluğuna kapılıp, kendilerinden geçmişlerdi. Belki simsiyahlardı. 

İnsan, geçmişe dönük yaşamayı hep severdi.

Yeşilse yeşil kalmalıydı sonsuza dek, gökkuşağı hep rengarenk, kuş cıvıltıları hep canlı. Aklımıza neden bir gün güneşin bile gitmek istediği gelmezdi?

Belki en sevdiğimiz yıldız bile üzülür, birisi gökyüzümüze bir karanlık daha bırakırdı.

Bilemezdik.

7 Mart 2014 Cuma

Karma

Çığlık sesleriyle kahkahalar duyuldu bir anda.

Tuvaller yerinden oynadı, çizgiler göz kırptı adeta. Şuradan bir hayat daha koşturdu, sonsuzluğa. Bazısına hüzün kırmızısı şarap dökülmüştü, bazısı kendinden simsiyah.

Bir tanesiyse seviniyordu.

Onun renklerini katabilecekti ruhuna, ilk defa böyleydi ve ilk defa, hayatının sonuna kadar solmayacağını hissetti. Hep canlı kalacaktı. Hep sessiz...

Renklerin ulaşılabilir olması, daha da cezbetmişti onu. Her renk dozunda güzeldi, çünkü fazlası kararacaktı ve kendini hiçlikte bulacaktı.

Her sarsıntısında onu düşündü, acaba solar mıydı renkleri? En son isteyeceği şey, ona ve onsuz kalan renklerine zarar vermekti. Demiştim ya hiç böyle olmamıştı şimdiye kadar.

O "solmayacak" ruh, zamana arkasını dönüp gülümsedi. O gamzeler sansa da, zaman kırışıklar çizdi yüzüne tek tek...

Boşver, kimin umrundaydı?

Solmamıştı.

4 Mart 2014 Salı

Deniz yıldızları

Bir zamanlar körü körüne doğru olduğuna inandığınız şeylerin, aslında tamamen yanlış olduğunu anladığınızda, gerçekliğiniz kül olup dökülür ardınızdan.

Oysa siz en safını, en masumunu yapmıştınız. Bir şeye inanmış, savunmuştunuz. O kurt içinizi tamamen bitirip dışarıya çıkıncaya kadar, çürüdüğünüzü anlayamadınız.

Siz kötü bir şey yapmadınız.

Deniz yıldızlarını gökte aradınız sadece...

Ben şimdi, bir kumsalda küllerimin yosunların arasına çöküşünü seyrediyorum. 


21 Şubat 2014 Cuma

Enkaz

Boşlukta olmak.

Kararsızlıktır her daim. Sevinsen mi, üzülsen mi bilemezsin. Kocaman bir enkazın altından çıkarılan, "yaşayan bir ceset" gibisindir, acı yoktur, güneş vardır etrafta. Önce gözünü alır o ışık, acıtır gözbebeklerini. Alışkın değilsindir, kocaman gözbebeklerin daralmıştır şimdi, daha dar bakar etrafa.

Kafan dağınıktır, üzüntü ya da acıyı bırakmanın sevincini yaşayamayacak kadar. Büyük hislerin, "kocaman gözbebeklerin" daralmıştır artık. Yara bere, kırık çökük içerisindesindir, ama acı yoktur.

Acı yok.

O kocaman gözbebekleri, enkazın altında kalmayı, karanlıkta olmayı göze alarak ne sevgiler taşıdı şimdiye kadar. Kurtuldu. Ama bir boşluk vardır etrafta.

Düşüyor musun, yükseliyor musun bilemezsin.

Çünkü boşluk içindedir her daim. Çok büyük bir şeyin boşluğu. Binlerce anlam taşıyan fotoğrafların, şarkıların bir anda hiçliğe yakınlaşması. Hayata dair tüm hedeflerinin değişikliğe uğramasının o üzülüp sevineceğini bilemediğin boşluğu.

Alışır gözbebeklerin.

Hayat, daha aydınlık ve daha dardır onlara.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Umutsuzluk

Uyumak istiyordu.

Ayakta ve dinç kalmaktan yorulmuştu, onu yoran, sahip olduğu bedendeki göz yaşlarıydı. Değişmek gerekliydi ve o değişimde ya yok olur, ya da uyurdu.

O uyumak istiyordu. Bazen elindekinin değerini anlayamaz insan, o zaman uyanırdı ama hep ayakta kalıyordu.

Aklı rahat bırakmak istedi, çünkü her düşüncede imzası vardı. Eylemsizliği. Her "onsuzluk"ta ortaya çıkıp kahretmekten yorulmuştu.

Aslında onlar çıkmasa, yorulmazdı. Ama onlar çıkmadan da sahip olduğu beden yaşayamazdı. Kendi uyuyamaz, bedeni uyuturdu. 

Umutsuzluk, uyumak istedi.

Çünkü çok yorulmuştu.