Gözlerini kıstı.
Rüzgar yağmur damlalarını parçalayıp bir tokatmışçasına savuruyordu. Gökyüzüne baktı. Griyi sindirmeye çalıştı ve başarısız oldu. Bu belirsiz renk, sindirilemeyecek kadar inatçı ama dikkat çekmeyecek kadar da naifti. Yerdeki su birikintisini ayağının ucuyla okşadı. Suyun yüzeyinin yarılışını ve her seferinde kusursuz bir biçimde düzelişini izledi.
Düşüncelerini bastırmaya çalışıp doğayı izlemeye başladığı an, hayran kalmadan edemiyordu.
Her şey yerli yerinde ve kendi döngüsündeydi.
Ama o kaybolmuştu.
Sokağın karşısındaki kahve dükkanına girdi. Nöronlarının eşsiz kokuyla ziyafet çekmesine izin verdi. Yarı kapalı alandaki masalardan birine oturdu.
En köşeye.
Yağmuru izlemeye devam etti. Kahvesini yudumlarken kendini yakmaktan keyif aldı.
Eğer tamamen doğaya ait olsaydı nasıl olurdu diye düşündü. Onu dağıtan her şeye rağmen, her seferinde düzelir miydi su gibi? Peki ya rüzgar, onun kadar güçlü olabilir miydi ki?
Neyi başardım ki, diye düşündü.
O bu düzene ait olamayacak kadar kusurlu ve zayıftı. Yapabildiği tek şey, evrimin ona getirdiği bazı avantajları sonuna kadar kullanmaktı.
Düşündü, düşündü, düşündü...
Varılacak hiçbir yer yoktu. Gidebileceği hiçbir yön de. O sadece bu küçük kendini yok etme oyunundan zevk alıyordu.
Kahve dudağını yaktı.
12.12.2017