Sayfalar

20 Kasım 2016 Pazar

küçük kız

Küçük kız uzun siyah eteğinin paçalarını hafifçe yukarıya kaldırdı. Yürüdüğü yerde küçük diken topları vardı ve eteğine yapışıyorlardı. "Bacağımı yırtsın daha iyi." dedi. Yeni bir yerin sokaklarında arabayla dolaşırken bir sağa bir sola bakar, hiçbir şeyi kaçırmak istemezsiniz ya, küçük kız öyle baktı etrafına. Aslında hiçbir şeyi kaçırmıyordu, unuttuğu şeyleri anımsıyordu.

Anımsamak zorundaydı.

Gökyüzünü kapatmış ağaçların ortasında, otların bile yeşermeye korkup sapsarı kaldığı bir yerde geziniyordu. Mezarlıklarda.

Bir sağa bakıyordu, bir de sola.

Dudağının kenarından hüzne kıvrılan gülümsemesiyle baktı mezar taşlarına. Bazı isimler silinmeye başlamış, bazıları ilk günkü halinden daha derin kazınmıştı. İlerledi. Kendi cehenneminin sonuna gelmişti, bir çıkış yolu bulamadığı, kuraklıkta harap olduğu yere.

Sana.

Küçük kız deli miydi? Henüz delirmemişti ama müzik sesinin nereden geldiğini anlayamadı. Hüzünlü mü neşeli mi olduğu anlaşılmayan bir dansa başladı. Eteğini daha çok savurdu, bacakları daha çok kesildi. Gülümsedi küçük kız. "Hissedebiliyorum, bir şeyler hissedebiliyorum. Acı dahi olsa."

Bazı şeyler hatırlanmalı, bazı şeyler unutulmalıydı. Bu rahatsız edici bir döngü haline gelmişti artık, tam unuttum diyor, sonrasında gafil avlanıyordu. O zaman anladı, bir yolculuk şart olmuştu.

Dansına devam etti.

Hatırla küçük kız, hatırla olur mu?

O yalnız geceler nasıl korkup ağladığını hatırla, yolun sonunun hiç olmadığını. O yola hiç gitmemen gerektiğini hatırla, dans etmenin ne kadar iyi hissettirdiğini boşver, üç dörtlük ritim çalmıyor artık buralarda.

Belki güzel bir çiçek vardır ağaçların arasında?

4 Ekim 2016 Salı

20 eylül

bazen uyku tutmaz beni
boğuk maceralara tutunurum
zihnimde kaybolurum
korkar, geceye tutunurum
gökyüzündeki mora
bazen bir portishead şarkısına
ve düşünürüm
siz nasıl unutabildiniz?
ölmeyi değil de
hiç yaşamamış olmayı dilerim
o günlerde sabahı beklerim
ama en iyi ben bilirim
saklanmak yaşamaktan da beter
sonra yazarım bir şeyler
belki bir mesaj gitmiştir
sigaramın dumanından
birisi aynı saatte
benimle aynı şarkıyı dinlemiştir
kim bilir?

17 Ağustos 2016 Çarşamba

211

"Acilen gelmeniz gerekiyor."
"Kahve içiyorum."
"Profesör gelmenizi istedi."

Kağıt bardağı masasının üzerine bıraktı, acil kısmına doğru ilerledi. Stajyer önden gidip kapıyı iterek açtı.

"Hemen ameliyata almamız gerekiyor. Sana ihtiyacım var. "

Sedyede yatan kadına baktı, emin olmak için bir kez daha. "Tamam, ameliyathaneyi hazırlasınlar. " Hasta ameliyathaneye taşınırken kendisi ameliyata hazırlanıyordu. Yanında hazırlanan iş arkadaşı "Bugün neşelisin, hayırdır?" diye sordu. Ona karşı sıfır yakınlık göstermesine, hatta uzak durmaya çalışmasına rağmen sürekli muhabbet açmaya çalışıyordu. Bakışlarını önüne çevirdi ve iş arkadaşının umursanmamayı dibine kadar yaşamasına izin verdi.

Ameliyat başarılı geçmişti. Genç kadın trafik kazasında ağır yaralanmıştı, ameliyat gayet zordu ama üstesinden gelinmişti. Genç kadın 211 no'lu odaya transfer edildi, durumu ciddi olsa da yaşamsal tehlikesi kalmamıştı.

Solunum cihazının çıkardığı ses sinirlerini bozdu. Odaya girdi ve kimsenin onu görmediğinden emin oldu.

Genç kadına doğru eğildi, yüzüne baktı. Sonrasındaysa dosyasını açtı, ad soyadını okudu. Birkaç kez. Artık tamamen emin olmuştu.

"Primum non nocere"

Solunum cihazına doğru yöneldi ve fişi çekti.

16 Mayıs 2016 Pazartesi

lamba

Gözlerini açtı. Kaldığı küçük hücresindeki lambayla göz göze geldi. Kendi kadar yalnız, bağlandığı bölük pörçük kablodan her an kopmayı bekleyen. Eli kolu olsa, acaba çekip koparır mıydı kablosunu diye düşündü. Kıkırdadı.

Uykuya dalarken ölmeyi ummuştu, yanlış anlamayın, korkmuyordu. Yalnızca çok, çok ilaç veriliyordu. Uyuşuyordu, düşünme yetisini, onu o yapan öfkesini kaybediyor, kendini mayışmış bir şekilde çürümüş yatağına bırakıyordu. Bu yatak öylesine rahatsız ediciydi ki, altındaki paslanmış demirlerin hangi omuruna geldiğini dahi hissedebiliyordu.

Ellerini saçlarında gezdirdi. Halen saçları olmasına şaşırdı ve saçına birisinin dokunmasının çok daha farklı anlamlara gelebildiği günlere üzüldü. Gözünü açar açmaz zihni onu mahvetmeye başlamıştı yine. İşte bu yüzden ölmek istiyordu. Bir insanın gerçekten intihar edebilmesi için içinde en ufak, bir zerre dahi umut kalmamalıydı. Onda yoktu.

Kapının altından atılmış yemeğine baktı. Hücredeydi çünkü yine yaramazlık yapmıştı, ilaçlarını almayı kabul etmemiş, hemşireye saldırmış ve iğneyle kendi şah damarını yırtmaya çalışmıştı. Neden insanlar sürekli onu yaşatmaya çalışıyordu? O bunun için sadece eziyetti.
İlaçlarını aldığı an geçmişte yaşayamıyordu. Zihninden anılar geçiyordu sürekli, elbette. Ama onları tekrar tekrar yaşamak, zihninde tekrardan şekillendirmek, yerine yenilerini koymak toplumun hastalık olarak nitelendirdiği, genetiksel bir "bozukluk"tu.

Oysa onun hayatına dair tek güzel şey buydu. Her şey, her zaman gittikçe daha kötüye gitmişti. Zamanın akışı değişmişti, sanki o anlardan sonra geçen zaman hiç geçmemiş gibiydi. Einstein haklıydı. Ya da değildi. Zaman sabitti. Tıpkı bir kapı gibi. Onun içerisinde sevdiğiniz birini öpebilir ya da bu bok hücrede sefil hayatınızı yaşayabilirdiniz.

Düşüncelere dalmışken, iğrenç yemeğin tadının farkına tekrar tekrar vardı. Sonrasında tavana baktı.

Tabii ya. Nasıl fark edememişti.

Lamba da onun kadar umutsuzdu ve bir kablosu dışarı çıkmış elektrik saçıyordu.

Lamba sönecek, o aydınlanacaktı.


2 Mayıs 2016 Pazartesi

sahiden

Nefesinde fısıldadığın sırlar, enseme çarpan hafif rüzgar. Derin bir nefes alıyorum. Ciğerlerimde, öteberideki galaksiler. Patlayacağım ve benim sırlarım saçılacak her yere.

Leke olacak üzerin, lekeler mi demeliydim? Peki daha ne kadar lekelenebilirdin?

"Ben ışık getirenim. " demiştin. Demiş miydin sahi? Ben seni konuşturmadım mı aklımda? Yoksa sesin miydi geceleri zihnimi tırmalayan, sahi?

Sana ait olmanın, tanrının kötülük diye atfettiklerinden, bir harf ile sıyrılamaz mıyız? Ah, ben neyden kurtulabildim hayatım boyunca, sahi? Düşlerimde gezen siyah silüet, sabah yıldızım.

Her aldığım nefes haklı çıkarıyor seni. Zamanın başlangıcından beridir, seninim.

Bu sefer, sahiden.


16 Nisan 2016 Cumartesi

lucid dream

"Kuşlara bak."

Onun sesini duyduğunda arkasına döndü. Kalbinin sıcaklığından dudaklarına vuran gülümsemesi yüzündeki yerini aldı ve gökyüzüne baktı.

"Ne güzeller, değil mi?"
"Evet."

Kavurucu sıcak, bedenini yaktı. Halbuki yükseklerin daha soğuk olması gerekmez miydi? Elini alnına götürüp terini sildi. Mars'taki kumların rengini andıran kuma baktı, sonrasında ayakkabılarına, mahvolmuşlardı.

Arkasını döndü. Yine kaybetmişti onu. Zaten bunun olmasına alışkındı. Burukça gülümsedi. Ağlamamayı öğrenmişti.

Bu sadece bir rüyaydı, her gün yaptığı gibi. Şimdi uçması gerekliydi. Hadi, yapabilirdi. Zihninde geziniyordu, bir sınır olmamalıydı, öyle değil mi? Sanki bundan 15 senenin öncesindeki animasyonlar gibi sınırlıydı gökyüzü. Hani vice city oynarken haritanın en sonuna gelirsiniz ve ilerleyemezsiniz ya, tam da öyle.

Senelerdir uğraştığı şeyi halen düzeltememesi sinirini bozuyordu. Mesela o durup dururken gidiyordu. Bunu düzeltemiyordu, asla. Düzeltemediği başka bir şey de gökyüzüydü.

Kendisi öyle daracık kutuydu ki, şaşılmaması gerekirdi buna.

En yüksek tepeden kendini uçmanın tarifsiz hazzına bırakıverdi. Tek istediği daha yükseklerdi, daha yükseklere çıkabilmek. Kabuğunu kırabilmek. Ama her seferinde aynı şey oluyordu.

Gözlerini açtı. 04:32. Yatağının başındaki saatin söylediği buydu sanırım, sanırım diyordu çünkü gözyaşlarından ve biraz da karanlıktan dolayı net göremiyordu.

İçindeki bıkkınlık, yalnız kaldığı evin odalarına dolmuştu sanki. Balkona çıktı ve her şey çok, çok sonsuz gelmişti 7.kattan. Gökyüzü ve sınırsız evren zihninde genişledi. Kalbindeyse söküp atamadığı hisler gerildi.

Kendini aşağıya bıraktı.


22 Ocak 2016 Cuma

Duvarlar

Duvarlar.

Bir tanesi burada ve bir tanesi karşıda. Yerde tuğlalar. Belli ki bir deprem var(dı). Onlar kırıldılar. Geri dönüşü olmayacak şekilde.

Dünyada hiç japon yapıştırıcısı kalmamış gibi?

Kırıldılar. Duvarlar zarar görmedi, şaşırmak gerek. Duvarlar hep örtülü. Kelimeler (hiç) söylenmemiş.

Duvarlar hep (parantez). Kelimeler öylesine yalnız. Hisler çekip gittiler. Soğuk kaldı.

Soğuk, çok soğuk.


4 Ocak 2016 Pazartesi