"Kuşlara bak."
Onun sesini duyduğunda arkasına döndü. Kalbinin sıcaklığından dudaklarına vuran gülümsemesi yüzündeki yerini aldı ve gökyüzüne baktı.
"Ne güzeller, değil mi?"
"Evet."
Kavurucu sıcak, bedenini yaktı. Halbuki yükseklerin daha soğuk olması gerekmez miydi? Elini alnına götürüp terini sildi. Mars'taki kumların rengini andıran kuma baktı, sonrasında ayakkabılarına, mahvolmuşlardı.
Arkasını döndü. Yine kaybetmişti onu. Zaten bunun olmasına alışkındı. Burukça gülümsedi. Ağlamamayı öğrenmişti.
Bu sadece bir rüyaydı, her gün yaptığı gibi. Şimdi uçması gerekliydi. Hadi, yapabilirdi. Zihninde geziniyordu, bir sınır olmamalıydı, öyle değil mi? Sanki bundan 15 senenin öncesindeki animasyonlar gibi sınırlıydı gökyüzü. Hani vice city oynarken haritanın en sonuna gelirsiniz ve ilerleyemezsiniz ya, tam da öyle.
Senelerdir uğraştığı şeyi halen düzeltememesi sinirini bozuyordu. Mesela o durup dururken gidiyordu. Bunu düzeltemiyordu, asla. Düzeltemediği başka bir şey de gökyüzüydü.
Kendisi öyle daracık kutuydu ki, şaşılmaması gerekirdi buna.
En yüksek tepeden kendini uçmanın tarifsiz hazzına bırakıverdi. Tek istediği daha yükseklerdi, daha yükseklere çıkabilmek. Kabuğunu kırabilmek. Ama her seferinde aynı şey oluyordu.
Gözlerini açtı. 04:32. Yatağının başındaki saatin söylediği buydu sanırım, sanırım diyordu çünkü gözyaşlarından ve biraz da karanlıktan dolayı net göremiyordu.
İçindeki bıkkınlık, yalnız kaldığı evin odalarına dolmuştu sanki. Balkona çıktı ve her şey çok, çok sonsuz gelmişti 7.kattan. Gökyüzü ve sınırsız evren zihninde genişledi. Kalbindeyse söküp atamadığı hisler gerildi.
Kendini aşağıya bıraktı.
16 Nisan 2016 Cumartesi
lucid dream
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder